Tanının Anlamı
Psikoloji alanında sıkça konuşup tartıştığımız ama nedense akademik alanın dışına çok çıkamayan ve yanlış anlaşıldığını düşündüğüm bir konu var; tanının anlamı.
Hastayı ve zorlantılarını anlamak, bu anlayış doğrultusunda doğru ve yararlı tedavi planını şekillendirmek için bazı tanılardan yola çıkarız evet. Bu tanıların anlamı ve nasıl değerlendirileceği uzmanlık gerektirir. Yalnız tanı koymanın amacı kesin bir kanıya varmak veya hastayı etiketlemek değildir. Birçok tanı kategorisi bir insanı tamamen anlamaya yetmez, sadece daha iyi anlamak için yol gösterici niteliktedir. Ayrıca bir tanı kategorisinde olmak demek de tek bir anlama gelmez, matematik gibi net ve direkt “eşittir”lerden bahsetmeyiz. Her zaman tek bir nokta değil, bir spektrum olarak düşünürüz.
Depresyon Örneği
Depresyonu bir tanı olarak ele alalım. Günlük hayatta sıkça işittiğimiz, adeta dillere pelesenk olan bir kelime depresyon. “Depresyondayım, unutuldum, aldatıldım, sevgilimden ayrıldım, çok yalnızım…” Hatırladınız mı şarkıyı? Ya da depresyon hırkaları, depresyon filmleri, depresyondayken yapılacak on şey vs listeler böyle uzar gider. Depresyon semptomları hissettiğimiz durumlar olabilir ama her depresif semptom depresyon tanısı alacağımız anlamına gelmiyor. Hal böyleyken depresyon kelimesini psikopatolojik bir tanı olmaktan çıkarıp dillere pelesenk etmiş bir hikâye de var sanki. Bunu daha iyi anlamak için biraz madalyonun arka yüzüne, sağlık alanının market fonksiyonuna bakmamız lazım.
Sağlık Sektörünün Karanlık Tarafı ve İlaçlar
İnsan sağlığının bir sektör olarak ekonomik pazar fonksiyonunu anlarsak bazı taşlar da yerine oturacaktır. Modern toplumlarda, özellikle Amerika gibi kapitalist ülkelerin başı çektiği ‘her şeyi maddi kâra çevirme’ ve bazı giderleri olabildiğince kısma anlayışı mevcut. Bu anlayış zaman içinde ilaç ve sigorta şirketlerinin söz sahibi olduğu bir sağlık sektörü yarattı. Sağlık sektörü dediysem sadece sağlık çalışanlarını ya da ilaç şirketlerini düşünmeyin; akademiden medyaya zincirleme olarak birbirine bağlı her halka benzer söylemlerde bulunur oldu: etkililiği kanıtlanmış ilaçlar ve tedavi yöntemleri, benzer kategoriler, isimlendirmeler, reklamlar, kesin ve hızlı çözümler… Psikolojik semptomlar da hemen isimlendirilip kategorize edilip etiketlenen ve ilaç yazılıp kurtulunması gereken şeyler olmaya başladı. Halbuki semptom hemen kurtulunması ya da bastırılması gereken bir şeyden çok, bize bir şey söylemeye çalışan bir araç; yani her şeyden önce anlamaya çalıştığımız bir şey. Diğer yandan iyileşme ise yavaş, emek gerektiren, bazen uzun sürebilen masraflı bir süreç. Tahmin edersiniz ki sigorta şirketleri bu masrafları ödemeye çok da gönüllü değil. Dolayısıyla tedaviyi böyle kabul etmektense ilaçlarla ve hızlandırılmış terapilerle şipşak halleden bir şeye dönüştürmek ekonomik olarak daha makbul. Burada altını çizmek isterim ki ilaç tedavisinin gerekli ve etkili olduğu birçok durum var; ilaç gereksizdir ya da her ilaç yazan doktor bu algıyı destekler gibi bir şeyden bahsetmiyorum. Daha sistemsel olarak bir şeylerin yanlış olabileceğini, dilimize yerleşen gündelik kullandığımız kelimelerin bile bu sistemde bir yeri olabileceğini söylüyorum.
Üzüntü Mü Majör Depresif Bozukluk Mu? DSM’den Bir Örnek
Mesela düşünün, hayatın ve insan olmanın normal parçası olan üzüntüler, yaslar, kötü hissetmeler de insanın hissetmemesi gereken şeyler gibi algılanmaya başlamış olabilir mi? Hiç kötü hissetmeden hemen pozitife odaklanıp ilaç alıp hayatımıza üretken bir şekilde devam mı etmeliyiz? Size bu konuda DSM üzerinden çok net bir örnek vereyim. Amerikan Psikiyatri Birliği’nin yayınladığı DSM yani Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı, sağlık uzmanlarının tanı koymak için yararlandığı, gelişmeler doğrultusunda güncellenip değiştirilen bir kılavuz. En güncel versiyonu olan DSM-5’te depresyon tanısıyla ilgili ilginç bir düzenleme var. Bu düzenlemeye göre bir kayıp yaşadıktan sadece 2 hafta sonra depresyon semptomları gösteriyorsanız Majör Depresif Bozukluk teşhisi alabilirsiniz. Bir önceki versiyon DSM-4’te en azından yasa tanınan 2 aylık bir insani esneklik alanı varken, DSM-5 bu bağlamsal muafiyeti kaldırarak yası doğrudan tanı kriterlerinin nesnesi haline getirilmiş oluyor. Böyle bir yaklaşımın normal yaşantının tıbbileştirilmesi (medicalization) ve aşırı ya da gereksiz ilaç reçete etme gibi riskler doğurabileceğini anlamak ve ona göre hareket etmek bence önemli. Bu noktada biraz özenli olma sorumluluğu başta sağlık uzmanlarına olmak üzere hepimize düşüyor.
Peki, tanılardan bahsettiğimiz bu tıbbileştirme ve etiketleme eğilimi sadece psikolojik tanılarla mı sınırlı? Ne yazık ki hayır. Gündelik dilimize, flört kültürümüze ve popüler psikolojiye sızan etiketler de benzer bir risk taşıyor. Bir sonraki yazımda, ilişkilerde sıkça kullandığımız ‘lovebombing’, ‘ghosting’ gibi kavramların gerçek deneyimlerimizin önüne nasıl geçebildiğini detaylarıyla ele alacağım.