İnsanı anlama çabalarının en güzeli, en lezzetlisi sanatla, edebiyatla, şiirle olandır bana göre. Bugün, Orhan Veli’nin doğum gününde hem onu anmak hem de Garip şiirine dair bir şeyler karalamak geldi içimden. Veli’nin şiirler üzerinden insana tuttuğu aynaya şöyle bir bakalım istiyorum çünkü bu şiirler insana ve sıradan hayata çok yakın bir yerde duruyor. Garip hareketi, insanı olduğu gibi anlatmayı seçmiş ve şiirde alışılageldik bazı kalıp ve kuralları kırarak bir özgürleşme, bir devrim, bir nevi isyan başlatmıştır bence. Tabi böylesi bir değişiklik yapmak beraberinde birçok eleştiriyi getirmiş, hatta Veli ve arkadaşları şiir geleneğine hainlik etmekle bile suçlanmıştır. Basit ya da sıradan gibi algılanıp çokça eleştirilmiş bu eserleri yazmaksa, bana göre sehl-i mümteni iştir. Şiirlerin biçim ve dil açısından eleştirilmesinden öte karakterleri de tartışma konusu olmuştur: ‘Hem süslü teknikler, söz sanatları, ağdalı bir dil kullanmayacaksın; hem de yüksek zümrenin soylu duygularını falan anlatmayıp “sıradan insanı” şiir kahramanın yapacaksın öyle mi? Şiir bunun neresinde, sanat bunun neresinde kardeşim?’ diyenlerin sayısı pek de azımsanacak türden olmamıştır baktığınızda. Mesela Behçet Necatigil, Garip şiirini ‘büyük ihtiraslar ve hayaller taşımayan, küçük şeyler yüzünden içlenen, iç dünyalarını zenginleştirmeye vakitleri ve kabiliyetleri olmamış, aylak, başıboş ve yüzeysel duyarlılıklara sahip insanların şiiri’ olarak anlatmış. Ben de bunun üzerine biraz düşündüm; şiir karakteri bile olsanız insan olmak hep kategorilerle, etiketlerle geliyor değil mi? Ama benim baktığım yerden karakterler daha farklı görünüyor sanki.
Büyük hayaller ve ihtiraslar mevzusu mesela. Garip şiirinde gerçekten de kendi yağında kavrulan, gözü yüksekte olmayan, hayalleri de genellikle basit ve sade olan karakterlerle karşılaşırız. Süleyman Efendi, şoförün karısı, işçi kadınlar, bir Çigan orkestrasının birinci kemancısı, sarhoş bir ahbap ya da bir haminne ne çok büyük hedefler koyar kendine ne de ihtiras gibi yoğun duygulardan beslenir. Kendisi için bile “Bir fakir Orhan Veli’yim” diyerek büyük beklenti ve iddialar taşımadığını gösterir Orhan Veli. Aslında konuya daha farklı bir bakış açısından da bakabiliriz. Belki de Orhan Veli ve arkadaşları “hayal” kelimesine büyük anlam ve ihtiraslar yükleyen algıdan uzaklar. Onlar için ‘hayal’ diye yükseklerde -alternatif bir evrende var olan- ve ulaşılması neredeyse imkânsız bir şey yaratıp bunun uğruna mücadeleye girmektense; dünyanın nimetlerinden, güzelliklerinden, günlük hayattaki mutluluklardan beslenmek daha anlamlı ve doğal. Dili de pranga olarak gördüklerini göz önünde bulundurunca, her kelimenin karşılığını motamot kabul etmelerini beklemek mümkün olmayabilir.
Peki karakterler yüzeysel duyarlılıklara mı sahiptir gerçekten? Yüzeysel duyarlılık ne; biraz yoruma açık: toplumsal meseleleri barındırmamak mı örneğin, yoksa insani-kişisel dertlerin yeterince derin bulunmaması mı? İlla toplumsal ya da sistemsel dertten yola çıkarak hareket etmez belki bu şiirler ama “Arzulu mudur acaba, bir tank rüyasında?” diye sorar, “Tüfeklerin merhameti yok mudur, biz insanlar kadar olsun?” der. İnsani değerler, hassasiyetler barındırır. “Efkarlanırım” adlı şiir yüzeysel olmaktan çok uzak örneğin. “Yola çıkar efkarlanırım” dizesini ele alalım; yol ile efkarlanmayı bağdaştırmak yüzeysel bir insana ait olmaktansa, melankolik ve sık sık derin düşüncelere daldığı anlaşılan birine ait gibi. Dinlediği acıklı bir türküye efkarlanmak da oradaki duyguyu hissedip, türküdeki karakterin acısına ortak olup bir duyarlılık sergilemeyi içeriyor. Bu dizelerle Orhan Veli belki de bize, basit, sıradan insanın da duyarlılıklarının ve derinlikli hislerinin olabileceğini gösteriyor.
Daha radikal bir yorum getirmek gerekirse, bu karakterler için ‘sıradan’ ya da ‘basit’ demeye de dilimin varmadığını söyleyebilirim. Sıradan (sıradanlaşmış-kendine uzaklaşmış) insan etrafındakileri kanıksamıştır. Detaylarla işi olmaz, etrafındakileri olduğu gibi kabul etmeye meyilli olduğu için, etrafındaki uyaranların farkına varmasını sağlayacak bilinç onda yoktur. Bu anlamda Orhan Veli’nin şiirlerindeki insan “sıradan” insandan ziyade halkın içinden ama tek tipleşmemiş, kendine özgü meziyetleri olan insandır. “İstanbul’u Dinliyorum” şiiri buna en güzel örnek olabilecek şiirlerden biridir. Biraz daha farklı bir yerden bakalım; “sıradan” olanın hayatın ta kendisi olmadığı ne malum? To be or not to be meselesi olmasa da Süleyman Efendi’nin, o da tadıyordu ölümü. Boş geçen yıllardan içi ezik o insan, bir türkü daha söylemek istemez miydi bütün güneşler batmadan?
Karakterlerin aylak ve başıboş olması meselesine gelelim. Bu yargıyı doğrulayan şiirler var elbette. Örneğin “Sakal” şiirinde karpuzdan fenerler yapmakla, yatmayı-kalkmayı bilmekle övünen bir karakterle karşı karşıyayız. Fakat aylak ve başıboş nitelemesi şiir karakterlerinin işsiz, boş gezen olmalarından ziyade boş insanlar addedilmelerinden ileri geliyor sanki. Yani basit, sıradan insanın boş olduğu yargısıyla karşı karşıyayız. Öte yandan, karakterlerin iç dünyalarını zenginleştirmeye vakitleri ve kabiliyetleri olmamış kişiler olduklarına da katıldığımı söyleyemem. Entelektüel anlamda kendilerini geliştirmedikleri söylenebilir ama iç dünya deyince daha çok hisler, duygular, hayal gücü ve yaratıcılık devreye giriyor. Veli’nin karakterleri duygularıyla temastadır, sözcüklerle bir çocuğun oyun iştahıyla oynar; “ağlasam sesimi duyar mısınız mısralarımda?” diye sorar, denizi görüp hürriyeti hisseder. Sorarım size, iç dünyası zengin olmayan biri deniz kenarındaki odasında pencereye hiç bakmadan, dışardan geçen kayıkların karpuz yüklü olduğunu bilebilir mi?
Karakterler küçük şeylerden mutlu olabildikleri gibi küçük şeyler yüzünden içlenebilirler de. “Beni bu güzel havalar mahvetti” dizesinde her ikisinin de temsilini görmek mümkün belki. Diğer yandan, karakterlerin her dertlenmeleri de “küçük” değildir. Örneğin geçim sıkıntısı küçük insanın derdidir ama küçük bir dert değildir. Hatta “Giderayak” şiirindeki “Biz bu dünyadan değil miydik?” dizesi topluma ya da var olan düzene uyum sağlayamamayı, belki de tutunamamayı ifade ediyor ve bu küçük dert değil, aksine aydınların sık yaşadığı bir sorundur. Bence Orhan Veli şiirinde karakterler, kim olursa olsunlar, şiirdeki anlamla buluştuğunda farklı nitelikler kazanıyor ve sıradan şeylerin ifade ettiği anlamları daha önemli kılıyor gibiler.
Belki de Orhan Veli, fildişi kulelerden halka seslenmektense halkın, yoksulluğun, sıkıntının, hayatın tam da içinden ses verdiği için “yeterince şiirsel” veya “yeterince derin” sayılmamıştır.
Halbuki hayatın kendisinden daha anlamlı ne olabilir?
Hayatın en derin, en hakiki neşesini de yine Orhan Veli anlatır. “Baharın İlk Sabahları” gibi “Deli Eder İnsanı” içinde kuş cıvıltıları ve şarkılarla.
Hayat akıp giderken onu kanıksamadan, ona kayıtsız kalmadan, sıradan şeylerin ince ayrıntılarına göz atarak, kulak kabartarak, yaşamaktan zevk alarak, insanı insanca anlatan; işte ben Orhan Veli’yi böyle anlatırdım…
Bonus: Fazıl Say’ın “İlk Şarkılar” albümünden ‘İstanbul’u Dinliyorum’ ve ‘Efkarlanırım’ dinleyebilirsiniz:
https://youtu.be/uWn1aidjUHk?si=5NdAZcm1zFxuneV5
https://youtu.be/YGKNJrO1Ddk?si=l6pQgnqsQwIV95Eu
Ve Müşfik Kenter’in sesinden Orhan Veli şiirleri dinleyebilirsiniz:
https://youtu.be/xGN6mF9KHRo?feature=shared
Keyifli dinlemeler…