Bilim, İnsan ve Psikoloji: Gerçek Nerede Başlıyor?

Psikoloji gerçekten bilim mi? Psikolojide “Bilimsel olarak kanıtlandı” ne demek? Bilimsel veriler derken neyi kastediyoruz? Bu yazımda, psikolojik araştırmaların sınırlarını, yanlış ve kesin genellemelerin tehlikesini ve bilimin insanı anlamadaki yerini irdeliyoruz.

Bir İddianın Anatomisi: “Botox Yaptırmak Depresyonu Azaltıyor!?”

Evet, yanlış okumadınız, geçenlerde bir psikoloji sayfasında böyle bir paylaşım gördüm “Bilimsel olarak kanıtlandı: Botox yaptırmak depresyonu azaltıyor!”. Bunu duyduğunuzda sizin aklınızda ne canlanıyor bilmem ama bende öncelikle büyük bir soru işareti, ardından da psikoloji deneylerini ve bulgularını nasıl anlamamız gerektiğine dair bir farkındalığa ihtiyaç olduğu fikrini uyandırdı. Öncelikle öne atılan bu iddiayla ilgili bilimsel makaleleri inceleme ihtiyacı hissettim, hem paylaşımda referans gösterilen makaleyi hem de konuyla ilgili başka makaleleri inceledim. Gerçekten de araştırmalar, özellikle de tıp kökenli araştırmacıların bazı çalışmaları var konuyla ilgili. Ancak bir o kadar da soru işareti ve net olmayan konu var. Örneğin depresyon ölçüm aracı olarak çoğunlukla Beck Depresyon Envanteri kullanılmış. Bu sıklıkla kullanılan bir ölçüm aracı olsa da semptom bazlı skorlama içeriyor. Yani moddaki değişimleri de skorlamasına katıyor bu envanter; kişinin modu ölçüm yapılırken iyiyse depresyon skoru da daha düşük çıkacaktır örneğin. Bir başka gözlemim araştırmalar çok geniş çaplı örneklemlere dayanmadığı ve daha geniş çaplı ve çok sayıda destekleyici çalışmanın gerekliliği. Bunun yanı sıra bulguların dayandırıldığı “yüz geri bildirim hipotezi” gibi (yüz ifadesinin duyguları etkilediğini öne sürer) hipotezlerin de depresyon tedavisinde kullanımının çok akla yatkın olduğunu söylemek pek mümkün değil. Ayrıca bu araştırmalarda her ne kadar placebo grubu olsa da, botox kendini belli ettiğinden, botox enjekte edilen kişiler deney grubunda oluklarını ve çalışmanın amacını kolayca anlayabilirler, bu da sonuçları etkileyebilir. Buna ek olarak, deneycinin niyeti de sonucu etkileyebilir, benim incelediğim çoğu araştırma çift kör (double-blind) çalışma dediğimiz, katılımcıların da onlara testleri uygulayan araştırmacının da araştırmanın amacını bilmediği tarzda yapılmamıştı. Bu tür araştırmaların büyük maddi fonlar gerektirdiğini ve botox gibi estetik uygulamaları satan şirketlerin de maddi olarak fonlama gücünün oldukça fazla olduğu düşünüldüğünde, çift kör çalışma yapmanın önemi artıyor diye düşünüyorum.

Hap Bilgiler Neden Zararlı?

Çünkü gerçekten yardıma ihtiyacı olan insanları, uzman eliyle, çok da emin olmadığımız yöntemlere yönlendirerek onları bazı risklere sevk ediyor olabiliriz. Her ne kadar hızlı yoldan bir şeyleri çözme fikri kulağa cezbedici gelse de sonunda hayal kırıklığına uğrama ihtimali göz ardı edilmemeli. Güvenilirliği büyük çaplı araştırmalarca ve sağlık otoritelerince yeterince doğrulanmamış yöntemleri insanlara çözüm diye sunmak, gerçek bir yardım alınmasını öteleyebilir veya sabote edebilir. Kişi bu yöntemlere maddi manevi yatırım yapabilir ve sonunda zararlı çıkabilir.

Peki, Psikoloji Neden Bilimdir?

Eminim ki benim örneğim türünün tek örneği değil, hepiniz internette dolaşırken aşağı yukarı şöyle başlıklar görmüşsünüzdür: “Bilim insanlarına göre eğer bu özelliğe sahipseniz şöyle birisiniz”, “Falanca insanlar böyledir”, “Doğu toplumları Batı toplumlarından daha vesaire vesaire’dir”, “Kadınların erkeklere göre üç kat daha şöyle olduğu kanıtlandı” vs vs… bu liste böyle uzayıp gider. Peki nasıl kanıtladık bunları? Nasıl ölçtük biçtik, nasıl genelledik tüm insanlığa? Bu soruların cevaplarını size basitçe açıklamaya çalışacağım bu yazımda.

Öncelikle psikolojide bulgular yapılan deneyler yoluyla elde edilir. Bazen de deney yapmanın uygun olmayacağı koşullarda anketler, formlar ve gözlem yoluyla elde edilen veriler kullanılır, veriler istatistiksel hesaplarla analiz edilir. Yani psikoloji bilimsel yöntem kullanır ve bilimsel sonuçlara ulaşır. Fakat psikoloji bir sosyal bilim olduğu için, iki kere iki dört gibi çok net önermeler veya fizik yasaları gibi her zaman her yerde geçerlik sunmaz. Ayrıca her yöntemin kendine özgü güçlü yanları olduğu kadar zayıf tarafları vardır. Örneğin bir laboratuvar ortamında bir unsurun başka bir unsura etkisini ölçmek istiyorsunuz, bu durumda ortaya çıkan etkiyi açıklayabilecek olası diğer değişkenleri olabildiğince kontrol edip yok saymalısınız. Tabi böyle olunca da gerçek bağlamından uzaklaştırmış olarak bakmış oluyorsunuz bir şeylere ve bir anlamda geçerliliğini etkileyebilecek bir yöntem kullanmış olursunuz. Anketler ve ölçekler yoluyla elde ettiğiniz verilerdeyse öznellik problemiyle karşılaşırsınız. Her ne kadar bu ölçekler geçerlik araştırmaları yapılan yine bilimsel yöntemle geliştirilen ölçekler olsa da katılımcıların kişisel beyanına dayalı verileri kullanmış oluyorsunuz. Araştırmanın yapıldığı örneklem grup da bir başka soruyu gündeme getirir; her ne kadar rastgele örnekleme gibi, incelediğiniz popülasyonu temsil eden kişileri seçmeye yarayan bir yöntem kullansanız da ne kadar kesin bir biçimde bunu yapabilirsiniz? Hadi tüm toplumu temsil etti diyelim, bu çıktıları nasıl tüm insanlığa genelleyebilirsiniz bu kadar kültürel ve toplumsal farklılıklar varken? İşte bu gibi sebeplerden elde edilen sonuçları değerlendirip yorumlarken dikkatli olunmalı ve bir bilim insanı hassasiyetiyle yaklaşılmalıdır.

Bir Örnek: IQ Testlerinin Tarihsel Yanlılığı

Burada aklıma erken dönem IQ testleri ve bu testlerin sonuçlarının nasıl zincirleme reaksiyon halinde yanlış ve zararlı sonuçlara yol açtığı geliyor. Yaratılan testlerdeki sorular beyaz, orta sınıf Amerikalıların dilini, kültürel deneyimini ve yalnız onların erişebildiği eğitimi temel alarak hazırlandığı için farklı coğrafyadan, kültürden gelen insanlar beklenenden farklı yanıtlar veriyor. Bu da örneğin Afrikalı Amerikalıların “düşük IQlu” olarak etiketlenmelerine ve zaten halihazırda hat safhada olan ırkçılığa “bilimsel” bir “kanıt” yani bir kılıf oluşturulmasına sebebiyet veriyor. Bunu takip eden göçmen karşıtı yasalar, eğitimde ırksal ayrımcılık, kısırlaştırma programları gibi insaniyet dışı uygulamalarsa zincirin diğer halkaları. Neyse ki bu testleri eleştiren ve yanlılığını gösteren bilim insanları konuyu daha sonra açıklığa kavuşturuyor (konuya dair daha derinlemesine bir okuma için Stephen Jay Gould’un “The Mismeasure of Man” kitabına göz atabilirsiniz).

Kesinlik Değil Sorgulama

Gelgelelim psikolojide araştırmalar bir şey “kanıt”lama amacı gütmez, sadece ölçtüğü grup için bir gözlem içerir ve genellenebilirliği olduğu öne sürülür. Bize bazı anlamlı sonuçlar önerir ve alanda çalışan araştırmacılar da psikologlar da bu konuları gündeme alarak daha fazla irdeleyebilir, geliştirebilir, yeni fikirler ve teoremler de üretebilir. Tabi tüm bu deneyselliğin ve araştırmaların yanında kümülatif bilgiler, gözlem, deneyim ve psikolojik kuramlar var. Bunlar da alanı besleyen, geliştiren kanallar. Sinirbilim gibi veya bilişsel, deneysel psikoloji gibi daha ölçülebilir, fizyolojik ölçüm araçlarıyla çalışmaya müsait alanlar için deneylerden daha çok yararlanabiliriz örneğin ve oldukça da değerlidir bu alandaki çalışmalar. Psikolojinin tüm alanları insanı anlamak için gerekli ve değerlidir. Yeter ki tüm bu çabaları merak uğruna ve anlamak uğruna verelim. İnsanı anlamak için tek bir yol da yok aslında; felsefeye, sosyolojiye, matematiğe, edebiyata, sanata, şiire, sağduyuya ve empatiye de ihtiyacımız var mesela. Yaşamaya ve kendimizi anlamaya da ihtiyacımız var. İnsanı insanca anlamak için onu tamamen rasyonelleştirmeye, nesneler dünyasına indirgemeye de gerek yok. Diyeceğim o ki, psikolojide kesinlikten ziyade merak, sorgulama ve anlam çabası değerli. O yüzden kanıtlandığı öne sürülen iddialardansa ‘neden ve nasıl’ diyen soruları takip etmeyi önemsiyor, sizlere de gönül rahatlığıyla öneriyorum. 

Scroll to Top